Bir milletin kaderini değiştiren adam huzur içinde yat...
Ata'nın doğum yılı olan 1881 yılı ile başlayan ve her döneme ait siyah beyaz fotoğrafların yer aldığı 1 dakikalık bir reklâm filmi izledim bugün...
1901'de Mustafa Kemal silah arkadaşları ile görüntüleniyor.
İlerleyen yıllarda dönemin önemli olaylarının yer yerilen reklâm filminde Kurtuluş Savaşı günlerinden kesitler sergileniyor. 1920'ler ile Mebus Meclisi'nin kuruluş çalışmaları, 1928 Harf İnkılâbı ve modern Türkiye’nin yeni hayatından kesitlerin yer aldığı reklâm filmi, Ata'nın ölümsüzleştiği yıl olan 1938 ile sona eriyor.
Hiç eskimeyecek şarkılar vardır hani, melodisi içinde bir yerlerde çınlar durur...Her dinlediğinde bambaşka duygular bırakır, samimidir, içtendir,bambaşkadır...
Hayatın en güzel günlerine fon müziği olacakmışçasına bir his uyandıran şarkıdır...
Une Belle Historie
Uzun zamandır dinlemiyordum taa ki bu akşam Issız Adam Filminin fragmanını izleyene kadar... Pinhani bu melodinin üzerine Türkçe sözler yazarak “ Rüya “ isminde bir şarkı yapmış. Nilüfer de Tanju Okan ve Modern Folk Üçlüsü ‘yle birlikte " Kim Ayırdı Sevenleri " diye Türkçe bir versiyonunu söylemişler zamanında...
Her gün işten çıktığımda ilk duraktan binmek yerine, sahile kadar yürürüm. Kaç gündür sinemanın önünden geçerken gözüm bir afişe takılıyor...
Issız Adam...
Sen dizime yattın,
ben bir hikaye anlattım
ve sen büyüdün
"Eve gider gitmez nasıl bir filmmiş diye araştırıcam" diyorum kendi kendime... Unutuyorum :) Ertesi gün sinamanın önünden geçene kadar tabii... Her afişi okuduğumda yüzümde bir gülümseme oluşuyor. " Bir hikayeyle büyümüş, nasıl bir hikaye anlatmış olabilir ki ?" diyorum... Bu akşam eve geldiğimden beri Film hakkında bilgitopluyorum, film yorumlarını okuyorum ve tabii ki fragman müziği olan Michel Fugain - Belle Histoire dinliyorum... Bazı filmler vardır hani çeker kendine sizi... Film kadar müziklerinde duygu yüklü olacağına eminim... izleyenler varsa yorumlarınızı bekliyorum arkadaşlar bir kaç fikir daha almak istiyorum filme gitmeden önce ...
Hani bazen yabancı bir şarkı dinlersin, kelimeleri tam anlamıyla çözemesen de,içgüdüsel olarak sana anlatır o şarkı kendini... Tınılar çınlanır içinde bir yerlerde, dokunur yüreğinin tellerine...
Üstelik bu hep beklemediğin anlarda olur. Afallarsın, ne yapacağını bilemezsin. Gözlerinde akmaya hazır damlalar, içinde kopan fırtınalarla kalakalırsın olduğun yerde, annesini kaybetmiş çocuklar gibi...
Etrafındaki insanların hepsi yabancıdır her şeye, susarsın! Sustukça an'lık dindirmeye çalıştığın 'acı'ların saçılır köşeye bucağa... Düğümlenir boğazında 'keşke’ler... Toparlamaya bile gücün olmadığını anlayıp bırakıverirsin gözyaşlarını...
Yüzüme vuran rüzgâra aldırmadan hırkama sarıldım, beni ne kadar koruyabileceğini düşünmeden... iyot kokusunu çekebildiğim kadar çektim içime...
Aslında neresinden başlasam bilmiyorum :) En iyisi yola çıkacağım günden başlayayım ben anlatmaya...
İşten çıktım eve gitmeden önce 2 hatta 3 saatim vardı. Yengeme uğradım laf lafı açtı tabiî ki fark ettiğimde telefonda 6 cevapsız arama vardı :) Alper hocam Balıkesir’den gelmiş;
“Öğretmenim 20 km kaldı geliyorum, seni nerden alayım?”
Tutuştum tabii :) Koşa koşa sahile gittim, buluştuk. Doğru alışverişe gittik. Mangal malzemeleri, içecekler vs aldık. Eve geldik, koşarak yine eşyalarımı aldım, apar topar taslak halinde bıraktığım yazımı yayınladım ve Neriman hocamı almaya okula gittik ve sonra saat 15.30 gibi 3 öğretmen çıktık yola...
Erikli’de akşam güneşin batışına yetiştik :) Otele daha önce rezervasyon yapmıştık. Kapıda karşılandık...
Odalarımıza yerleştik. Birer duble cin içtikten sonra yemeğe indik. Otelde bizden başka bir tek otel çalışanları vardı. Koca otel bizimdi...
Deniz Çipurası istedik önden mezelerimiz geldi, peşine o mükemmel Çipura’lar, rakı... Hayatımda yediğim en mükemmel çipuraydı... Yemek sonrasında sürekli el etek duran garsona
“şömine başında fasıl istiyoruz”
Dedik. Cümbüşünü kapan Birol Bey masamıza geldi ve başladı çalmaya...
Duydum ki Unutmuşsun, Huysuz ve Tatlı Kadın, İstanbul Sokakları...
Meyve tabakları, çerezler geldi müesseseden...
Sonrasında bir şişe ouzo ikram etti Birol Bey bize :) O kadar sarhoş olmuştuk ki içmedik.
“ O zaman hediyem olsun ister saklarsınız, isterseniz sonra içersiniz” dedi ve sonrasında odalarımıza kadar cümbüşüyle söyleyerek, çalarak eşlik etti Birol bey...
Ertesi sabah kahvaltıya indik. Kahvaltımızla birlikte otelin yaramaz muhabbet kuşu da geldi masamıza... Ekmeğimizi onunla bölüşmek zorunda kaldık. Çünkü gitmeye hiç niyeti yoktu hatta salatalıklarıma da göz dikti ve bir güzel afiyetle yedi :)
Aslında amacımız yolda güzel bir yer bulup piknik yapmaktı. O yüzden hazırlıklı gelmiştik ama sonra otelde mangal yapmaya karar verdik. Kahvaltıda akşam mangalı için iznimizi de aldık yetkililerden... Kahvaltının ardından gönül rahatlığıyla yola çıktık...
Çam kokulu köy yollarından Enez’e giderken birkaç kişiye yol sorduk...
—Enez’e gitmek istiyoruz
Keçileri otlatan bir çoban:
—ilerden sola
Köylü bir teyze:
—ilerden sola
Genç bir çocuk:
—ilerden sola
Traktörün üzerindeki 80’li yaşlarında bir köylü:
—ilerden sola
Neriman Hocam:
—Herkes solcu burda!
Tabi biz bu tepkiden sonra kahkahalara boğulduk. Kulaklarının ağır işittiği o anki yüz ifadesinden belli olan yaşlı köylü öyle bir baktı ki, kesin;
"ne dedim ki ben niye güldü şimdi bunlar ?"
Demiştir içinden...
Sora sora Bağdat bulunurmuş yaa bizde Enez’ e geldik sonunda...
Denizle nehrin flörtünden doğmuş bir göl vardı, Dalyan gölüymüş... Flamingolar falan vardı kıyısında bir sürü balık gördük... Gölü ikiye bölen yoldan geçerek Altınkum sahiline gittik... Kasımda bile bu kadar güzelse deniz yazın kesinlikle mükemmeldir diye düşünmeden edemedik doğrusu...
Geri dönüp, Enez merkezindeki tarihi eserleri gezdikten sonra Meriç’i görmek istedik. Sorduk, yerliler
“ Askerler kimseyi yanaştırmazlar”
dediler.
Şansımızı deneyelim dedik ve Yunanistan sınırına gittik... Gözetleme kulesinde 3 asker vardı.
— Meriç’i görmeye geldik bakabilir miyiz ?
— Yasak!
— Çok merak ediyoruz ama ?
— Yasak!
( inat ettim göreceğim! )
—Tamam, o zaman siz fotoğraflarını çekin madem yasak! O kadar yoldan geldik bari fotoğrafta görelim...
— Yasak!
— Size de mi Yasak ?
(Baktı ki başa çıkamayacak benimle )
— iyi peki gelin çekin fotoğraflarını... Ama çabuk olun!
Bizimle birlikte gözetleme kulesine çıktı 5 günü kalmış İzmirli asker, bir taraftan sorularımıza cevap verdi, bi taraftan da
—Şurasını da çekin orası bir başka güzel...
—Meriç’in yarısı bizim yarısı Yunanların...
Diye açıklamalar yaptı. Biraz daha kalsak askerlik anılarını, yunanları falan anlatmaya başlayacaktı...
Teşekkür edip geri dönüş yoluna çıktık.
Yenice, Çavuş köy, Büyük Evren, Abdürrahim, Hasköy, Çelebi, Şaban Mera,Koruklu köylerini ve Danişment’i geçtikten sonra Erikli köyünde köy kahvesine girip kuş bakışı görünen Tuz gölüne karşı çaylarımızı içtik...
Otelimize geldiğimizde gene kapıda karşılandık...
Daha önce et almamız için büyük evren köyünü öneren adama oradaki kasabın kapalı olduğunu, geçtiğimiz onca köyde bir kasap dahi bulamadığımızı sitemkâr bir şekilde anlattıktan sonra et aramaya çıktık. Zorla bir yerde (dondurulmuş bir şekilde tabiî ) et bulabildik...
Biraz dinlendikten sonra sahilde yaktık mangalımızı... Zeytin adında bir köpek vardı başımızdan ayrılmadı. İşletme sahipleri sağ olsun restoranın alt kısmında Dolphin Beach Club ta denize birkaç mt mesafede bize bir masa hazırladılar...
Denizde askeri tatbikat gemilerinin ışıkları, hafif loş, karanlık bir fon,
renkli spot ışıklar ve tepemizde yanardöner aynalı top...Ayarlasak ya da istesek eminim ki olmazdı böyle bir manzara...
Alper hocamın yaptığı Adana Kebaplar, Neriman hocam ve benim hazırladığım közlenmiş patlıcan, soğan, domates ve biber ve tabii ki rakımız... Aaa unutmadan etin kokusunu alan Zeytin :) Arka fondan da güzel bir müzik koydular...
Kaç saat orda kaldık bilmiyorum... Bir ara Birol Bey bize eşlik etti yedik içtik güldük eğlendik... Sonra restorana çıkıp biraz da orda devam ettik... Dalış kulübünden bir grup gelmiş biz aşağıda yemek yerken...
Fotoğraf makineleriyle ve gürültüleriyle bizi ziyadesiyle rahatsız ettiler... Sadece yemek salonunda değil, gece yarısı odalarına çıkarken de aynı şeyi yaptılar... Tek kaldığım için, gürültüye yataktan fırladım, elektriklerde kesildi, bir korku atağı yaşayıp sövdüm acıcık –Padişahın bile arkasından söverlermiş - orası ayrı konu :)
Neyse son olarak hayatımda ilk defa 2 yıldızlı bir otelde kaldım. Böyle bir yer hayal etmemiştim açıkçası... Salaş bir mekân bekliyordum ( banyoları gerçektende öyleydi yaa neyse ) işletmecisinin sanki misafir ağırlıyormuşçasına rahat tavırları, servisi, güler yüzlü elemanları ve yemekleriyle gönlümde taht kurdu İşçimen Hotel...
Sessizlik ve sonbahar tatili etkisini gösterdi. Buraya birlikte geldiğim arkadaşlarımla yediğim harika bir akşam yemeği ve yemekten sonra şömine başında dinlediğimiz fasılın ardından çekildim odama. İnanılmaz hafifim şu an... Charles Aznavour dinliyorum, bi yandan da eşlik ediyorum. ( Fasıldan sonra garip gibi gözükse de inanın mükemmel oluyor! )
Harika bi huzur var ortamda... Sonbahar da bir başka güzel burası. Bu huzuru bozmamak adına telefonumu da kapattım, Sigaramı yaktım ve bu huzurun keyfini çıkarıyorum... Sanki bu koca şehirde benden başka kimse yokmuş gibi... Muhteşem bir manzara, Charles Aznavour, damağımda kalan alkol tadı ve HUZURRRR...